17 Mayıs 2013 Cuma

Ayça'nın Atlas'ı: Türk Kahvesi yogadır.

Ayça'nın Atlas'ı: Türk Kahvesi yogadır.: Türk kahvesi lüksün olacak şu hayatta. Keyifle yudumlayacaksın. Mutluyken hazıın geçecek bogazından, yorgunken, yorgunlugun çıkacak bacaklar...

Türk Kahvesi yogadır.

Türk kahvesi lüksün olacak şu hayatta. Keyifle yudumlayacaksın. Mutluyken hazıın geçecek bogazından, yorgunken, yorgunlugun çıkacak bacaklarından aşağıya, üzgünken,sıkkınken bi küfür kaçacak ağzından... Yoga misali rahatlatacak seni. Ama en önemlisi sana özel bir bardağın olacak. Takımı bozuvereceksin. O senin olacak, kimse kullanmayacak ki sen de her onu alışında kahve zamanım moduna girivereceksin. Güzel Adana'mda sayısız içilir günde. Antalyalılar ise özel günler de içiyor; ne komik:)Kahve içilir; bakan olsun olmasın bir fal kapatılır. Ama teknoloji bunu da pazarladı ve kahve falı uygulamalarını telefonumuza yükletti.Türk kahvesiyle ilgili en saçma bulduğum şey ise Starbucks'tan yani Amerikan kahvecisinden alınmasıdır. Yapanlara yorumsuz kalıyorum. (Biri de kuzenim)

Velhasıl kelam seviyorum seni kahvem. Sabah 11:00 de akşam 20:00 de severek benimle olduğum için seviyorum seni.
En sevdiğim sunumuyla...

5 Mart 2013 Salı

Canım Kardeşim

Ana-oğula memleket yolu göründü. Aslında gergin bir nedenle gidiyor olsak da sonunda her şeyin iyi olacağından eminim. Uçaktan ineceğiz. Dede ya da dayı alacak, eve gidişle beraber kebap seramonileri başlayacak. Atlas'ın kebepla keyif tavan yapacak:) 16:30 da Duru gelecek, koşarak bana sarılıp aynı saniye 'süprizim nerde?' diye bağıracak. Hediyesini vermeler falan. 18:00 suları dede gelecek. Atlas'la balkona çıkıp arabaları izleyecekler. Veee saat 18:35 Atlas'ın Ece'si geeellldiii. Tosinoooomm diyip kucaklaşacaklar. Duru'nun bebekliğinden kalma saçma bestelerimizle Atlas'ı da güldüreceğiz. Veee dayı geelllldiiiii. Maçır muçur maçır muçur.

Öpüştük, koklaştık derken artık bizim Ece'yle dedikodu saatlerimiz başlayacak. Hayatta iki tür kardeş olurmuş. Bir, biyolojik kardeş; iki, seçtiğimiz kardeşler. Sen de benim seçtiğim kardeşimsin Ece Perçin :) Yüzünün ve kalbinin güzelliği hayatının her anına yayıldığından, yaşam defterine kötü hiçbir şey kaydolmayacak.

Canım kardeşim...

                                                          Soldaki sen, sağdaki ben:))

18 Şubat 2013 Pazartesi

Üniversite aşkları

Plastik su şişesine konmuş, kopuk bir kırmızı gül gibiydi onların aşkı. Bakınca yüz güldüren ama siktiri boktan... Memleketleri farklı çoğu üniversiteli aşık gibi yani. En toz pembe yılları aşk depremleriyle geçer de o son sene başlayınca her gün kavga edilir ya! 'zaten gitceksin sen büeeeeeeee', 'soğudun di mi, zor geldi di mi, beklemeyeceksin di mi büeeeeeeeeee' .

%70 i mozaik pasta gibidir üniversite aşklarının. Ne kadar mükemmel tat verirse versin misafire sunulmaz. Hem kolay, hem masrafsızdır ama yedikçe de yiyesin gelir. Bilmemkaç sene sürer, ayrılınır, barışılır, aileler ciddi alır, almaz, başkası denenir, onsuz yapamam denir falaaannnn filann.

Üniversite aşkı yaşanması gereken önemli şeylerden biridir. Ama bana göre aşktan çok yakın arkadaşlık gibidir. Arkanı döndüğünde aşkın a'sını hatırlamazsın. Arkadaşlık kalır aklında. Sadece biraz daha akılda kalıcı hepsi bu.

Üniversite  bitince öyle bir hal alır ki insan, gerçek dünya neymiş görür. O akademik oda konserleri, tüyatrolar, seminerler, geziler falan yalan olur. Elinde cv, zınk zınk başvurulur, bir ar işsizlikten umut esilir, arkasına bütün kapılar dalga geçiyor gibi aynı anda açılır. Ve kimse kimmsenin umrunda olmaz.

Acı da olsa gerçek budur...

P.S: %30'luk kısım dahil değil:)













16 Şubat 2013 Cumartesi

Ahhh Edgar Ahhhh:))

Edgar Allan Poe gibi bir yazar olmak istemiştim hep. Ahhhhh ahhhh o çirkin, korkunç yüzlü adam o Morgue Sokağı Cinayetleri hikayesiyle nasıl da kahraman oluvermişti gözümde. Arkasına okuduğum Tell-Tale Heart'taki kurguları salyamı akıtmıştı. 40'larında karısına aşkından dayanamayıp ölünce de üzülmüştüm. AMa günahını almayayım da bazen katil olabileceğini düşünüyorum, ya da psikopat.

Velhasıl kelam, benden Edgar Allan Poe olamayınca ben de bu blogu açıp hiç değilse Poe olayim dedim:) Poe sana desinler. (Yazının burasına Dilek Hocam okursa kesin güler.) Gelelim konumuza; konumun girişle uzaktan yakından alakası yok öncelikle bunu belirteyim. Bugunkü konum iğrenç şeyler.

İğrenç şeyler denince aklıma gelen ilk şey serçe parmağını çarpmak.Çoğu insan sehpaya çarpmanın en kötü şey olduğunu düşünür amaaaaaa o serçe parmağı mama sandalyesinin ayağının arası bir girer ve 5 cm ayrılırsa var ya ooooooooooffffffffff offffffff; kabir azabı. Peki ya o cam ya da tenceren dibinden gelen viiiik sesli sıyrılmaya ne dersiniz. Durun durun daha kötüsü; pazar günü kapatmayı unuttuğunuzdan dolayı sabah 7 de çalan alarma ne demeli? Yahut çok iyi bildiğiniz halde dilinizin ucunda olsa da hatırlayamadığınız bir sözcük... Büyük hayallerle gittiğiniz restorantta yemeğin hiç de düşçündüğünüz gibi gelmemesi... Tam dışarı çıktığınız an kaka yapan bebeğiniz... Hatıra ya da çok değerli olduğu için sakladığınız bir eşyayı, misafirin çocuğunun paramparça etmesi...

Daha bir sürü şey sıralanabilir ama aslolan şu ki benden Edgar Allan Poe olmaz :) Ama blogumun yazarı olur. Kimse de katil miyim diye düşünmez hem:) Şu an uzanamadığım ciğere mundar deme halindeyim ama bugun de böyle olsun istedim. Sürçü lisan ettiysem affola:)


 Canım arkadaşım Aslı B. nin Anabel Lee şiirini işlerken yaptığı iğrenç olsa da hala güldüğüm Anabel Lee baba belli değil esprisini te tekrar gülerek kınıyorum. Böylece yıllar sonra Dilek Hoca da öğrenmiş olacak:)

15 Şubat 2013 Cuma

Ana-oğul keyfi çekti canım... Yummy:)

Bugün ne isterdim biliyor musunuz; hani ergenken ya da üniversitede hayalini kurardık ya sırt çantanı alıp yollara vurmayı; hıh işte onu istedim. Şöyle Atlas 12-13 yaşına gelmişiz ve biz onunla çıkmışız yola. Canımızın istediği yere sadece 2 günlüğüne, sırtımızda çanta içinde iki parça kıyafet,boynumuzda fotoğraf makinemiz. Çaktırmadan İngilizcesini dinlerim bir yandan. Komik komik fotoğraflar çekilir, güzelce karnımızı doyurur, biraz alışveriş yapar ve her yeri adım adım gezerdik. Roma'ya gittiğim zaman geldi aklıma. Elime otelden Roma haritasını alıp tam 3 günde çarpı koymadık yer bırakmamıştım. Atlas'la da öyle yapardım. Ama tehlikeli sokaklara gitmezdim tabi:) Belki İngiltere'de bir maça giderdik, belki Paris'te Disneyland olurdu gittiğimiz yer. Belki de Amsterdam'da zibidilik yapardık ana-oğul.

Belki de uzaklara hiiiiç gerek yok. Bir Cumartesi kalkar ve önce yemeğe, sonra sinemaya, sonra da Starbucks'a gideriz. Karnımıza ağrı girene kadar gülerek sohbet ederiz. Hangisi olur bilmem ama bildiğim; Allah ömür verdikçe, keyif alırız birbirimizden.




13 Şubat 2013 Çarşamba

Biz çocukken neler yaptık neler...

Ne özgürdük biz çocukken. Ve ne kadar büyük bir güven vardı hayatımızda. Ne sınırsız zamanımız vardı oyun oynayacak. Ve ne çok oyun vardı oynayacak. Oyuncaklara milyonlar vermezdik. Şişe kolanın kapağından bile; ki ona tapa derdik, oyun çıkarırdık. Tasolarımız vardı cipslerden çıkan. Don lastiğinde akşama kadar hoplar zıplardık. Kames top vardı en sertinden. Birsürü arkadaş saklambaç oynar, iki dakikada kıyafet değiştirir çayır çömlek patlatırdık. Yakartoplar, istoplar tek kale maçlar... Az kişi bile olunsa maç yapılır 'hem kaleci hem oyuncuyuuuuummm' diye bağırılırdı. Komşular kapılarını açık bırakırdı. Evde güzel yemek yoksa komşunun evinde rahat rahat yerdin. Ramazan geldi mi herkes birbirine yemek verir, sofralarda bereket neymiş görülürdü. Bilye (gulle) oynanırdı. Nası güzel renkleri vardı. Asıl olana 'dakka' denirdi. Sabah kahvaltıyı yapar, gece yatanna kadar sokakta kalırdık. Ne annemizin ne de babamızın aklı kalmazdı. Cep telefonunu bırakın evde çevirmeli telefon var diye Hugo'yu arayamazdık. Hatta herkeste telefon bile yoktu. Müstakil evde oturan tanıdıklarımızın yazın damında oturmak nası güzel olurdu. Güven kokardı her  yer. Huzur vardı her sokakta.

Şimdi öyle mi? Bırakın çocuklarımızı sokağa yollamayı, yanımızdayken bile elini sıkı sıkı tutmuyor muyuz? Parkta kötü biri aramıyor mu gözlerimiz? Organ mafyası mı, şu mu, bu mu, aklımıza bir sürü şey gelebiliyor. Çocuklar sadece teknolojik oyunlardan haberdar. Adı üstünde oyunları bile ( köşe kapmaca gibi) bir saat tek tek açıklıyoruz. Geçmişten kalma bir tek ip atlamayı görüyorum ne yazık ki. Çocukluk bile gelişmiş artık(!) Güven, saflık. eğlence tamamen değişmiş kavramlar oldu hayatımızda. Ne şanslıyız ki biz bu güzellikleri yaşadık. Anne babalarımız daha keyiflilerini de yaşamışlar. Ama ne yazık ki çocuklarımıza bu güzellikleri yaşatamayacağız bu da bir gerçek.